top of page

02.09.1924

AMERİKA’NIN TÜRKİYE’DEKİ HAKLARI
The New York Times Editörü’ne 

İstanbul’dan gelen bir raporda, Robert Kolej’in meşhur öğretmenlerinden tarih profesörü Edgar J. Fisher’in Türkiye’yi terk etmesinin icap ettiği belirtiliyor. Anti-Türkiye propagandası yapılmasına müsamaha etmekle itham ediliyor. Bu sözüm ona anti-propagandayı da bir derste değil limandaki bir turist vapurunda (inanıyorum ki İngiliz bayrağı altında) yapmış. Hükümet, Dr. Fisher’ı göndermedikleri takdirde okulu kapatmakla tehdit ediyor.

Amerikan Koleji 1860’larda bağlayıcılığı olan ve kutsal kabul edilen bir fermanın izniyle açıldı. Her zaman kendi işini gördü ve en üst derecede bağımsız oldu. Böylesi bir tehdit Ermeni soykırımının müsebbibi olan Kırmızı Sultan lakaplı tiran Abdülşeytan* zamanında dahi görülmemişti.

Elbette bu ve buna benzer gelişmeler (İstanbul’daki YMCA’nın başına gelenler gibi) Batılı dostlarımız için hiçbir şey ifade etmiyor. Zira Kemalist ‘cumhuriyet’in onlara tanıdığı ekonomik imtiyazlar pek çok kusuru örtüyor. Yakındoğulu öğrenciler, tarihi dolar üzerinden değerlendirebilen, Türkleri ne Yahudi ne de Hıristiyan oldukları için ehveni şer gören, dini ve insani konuları önemsemeyen Avrupa'yı küçümseyeceklerdir. Amerika Lozan Antlaşması’nın imzalanmasında ısrarcı olduğu zaman bu batılı dostlarımız İzmir’i, Ermenistan’ı, ülkeden sürülen insanları unutuveriyorlar. Akıllarında yalnızca Anadolu’daki petrol rezervleri kalıyor.

Amerikan diplomasi tarihindeki en küçük düşürücü ve görünen o ki lüzumsuz boyun eğişi, içten tüm rakiplerinin gözünde bilge bir devlet adamı olan Mr. Hughes’ün kendi kişisel vicdanı kadar resmi vicdanında da nasıl akladığını merak etmek nezaketsizlik mi sayılır?
Amerika’nın Meksika’daki maddi ve finansal çıkarlarını korumak için verdiği çabanın dörtte birini, insan hakları ve inanç özgürlüğünün tehlike altında olduğu Türkiye’deki çıkarlarını korumak için harcadığına ikna olmak mümkün mü?

[…]

William Stearns Davis

 

* Özgün metinde “Abdul the damn” diye geçen ifadeyi Abdülşeytan diye tercüme etmeyi uygun buldum.

11.09.1924

DR. FISHER’IN İHRACI

Türk Kadını, Hakkını Savunan Ülkesinin Arkasında
The New York Times Editörü’ne 

2 Eylül tarihinde gazetenizde Mr. William Stearns Davis’in, Dr. Fisher’ın Türk Devleti tarafından ihracına yönelik değerlendirmeleriyle ilgili mektubunu yayınladınız. İstanbul Kız Koleji* mezunu bir Türk olarak sekiz aydır Amerika’da gözlemci olarak bulunmaktayım. Mr. Davis’in mektubuna cevap verme gereği hissettim.

Beyefendi mektubunda Dr. Fisher’ın karalayıcı anti-Türkiye propagandasına müsamaha göstermediğini yazmamış. Hatta Dr. Fisher’ın bu davranışını aklamış. Çünkü bu konuşma şehir içerisinde bir yerde değil de Türk sularında bir İngiliz gemisinde yapılıyormuş. Mr. David bir ülkenin kendi karasularını kontrol etme hakkına sahip olmadığı kanısında mı acaba? Öyleyse karasuları sınırından 6 mil açığına kadar yalnız kendi gemilerini değil yabancı ülkeleri ait gemileri de denetleyen Amerika’ya ne demeli? 

Çok açık ki Mr. Davis Türk sularında Türk Hükümeti’ini karalamayı meşru buluyor. Amerika’da yaşayan Türklerin, Amerika karşıtı ufacık bir propaganda dahi yapmasını Amerikalılar nasıl karşılar acaba? Amerika’ya karşı böylesi bir propaganda sürdürenler kendilerini kısa zaman sonra kapının önünde bulmaktan kaçabilirler mi? Bununla da kalmıyor, Mr. Davis, Mr. Fisher’ın ihracını Türkiye’deki Amerikan haklarının ihlali olarak görüyor. Yaşadığı ülkeye kara çalma Amerikan vatandaşlarının hakkı mıdır?

Mr. Davis yazısına Lozan’ı imzalamanın Ermenistan ve İzmir’i unutmak anlamına geldiğini belirterek devam etmiş. Türkiye Amerikalıların bu konuları unutmasını istemiyor fakat bu konularda dürüstçe düşünmesini istiyor. “Lozan’ı imzalamak demek Ermenistan’a ihanet etmek demek” değildir. Türkiye, Yunanistan’a müttefikleri tarafından sunulan Anadolu toprakları için savaşırken Ermeniler bunu fırsat bildiler. Türklere saldırdılar ve kaybettiler. Kendi başlarına alamadıkları toprak için başka milletlerden yardım umdular.

Ardından Mr. Davis İzmir hakkındaki sorunu gündeme getiriyor. Ne kast ediyor? Türkiye’nin bir başına verdiği mücadeleyle kazandığı öz topraklarından vazgeçmesini mi istiyor yoksa şehirdeki yangını mı ima ediyor? Belli ki Mr. Davis bu olaya gözleriyle şahit olmamış. Zira Mr. Mark Prentiss** gibi Amerikalı tarafsız görgü tanıkları İzmir’deki yangını Yunanların çıkardığını söylüyorlar. Fakat Türkiye ile ilgili hakça konuşan Amerikalılar, Mr. Davis tarafından ahlaksız petrol avcıları olarak itham ediliyorlar. Bu konular beyefendinin vicdanına yük olmaya başladığı için şunu ifade etmeliyim; emin olsun ki Türk petrol sahasında Teapot Dome*** yoktur.

Hatice Selma Ekrem****

* Özgün metinde Constantinople Woman’s College diye zikredilen okul Üsküdar Amerikan Koleji’nin o zamanki ismidir

** 13 Eylül 1922’de İzmir’de çıkan ve İzmir şehir merkezini büyük ölçüde tahrip eden yangını kimin çıkardığı tartışma konusudur. Ermeni ve Rumlar Türkleri suçlamaktadırlar. New York Times’ın serbest muhabirlerinden olan Amerikalı mühendis Mark Prentiss olayın görgü tanığıdır. 18 Eylül 1922’de New York Times’a çektiği telgrafta yangından Türkleri sorumlu tutmuştur. Ancak Amerika’ya döndüğünde kapsamlı bir rapor yayınlamış ve yangından Ermenileri sorumlu tutmuştur.

*** Teapot Kayası, Amerika’nın Wyoming Eyaleti’nde yer alan bir coğrafik oluşumdur. Şekli itibariyle turistik olarak da önem kazanmıştır. Yakınında bulunan petrol kuyusuna Teapot Dome ismi veriliyor. ABD’nin 29. Başkanı Warren G. Harding, 1921 yılında, buradaki petrol işletim hakkını ABD Deniz Kuvvetleri’nden alıp İçişleri Bakanlığı’na verdi. Dönemin Dışişleri Sekreteri Albert B. Fall, petrol kuyularını fiyat teklifine şans vermeden özel petrol şirketlerine devretti. Her ne kadar yasal bir hareket gibi dursa da sonradan kendi hesabına 7 milyon dolar aktardığı anlaşıldı ve Fall hapse girdi. Teapot Dome Skandalı diye bilinen bu hırsızlık tüm zamanların en büyük hırsızlıklarından biri olarak görülüyor.

**** Hatice Selma Ekrem, Namık Kemal’in torunudur. Peçeye İsyan (1930) isimli bir hatıratı yayınlanmıştır. Kitaptan Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki sosyal hayatla ilgili fikir edinilebilir.

19.09.1924

DAVIS’IN KAZANMA ŞANSI
The New York Times Editörü’ne 

11 Eylül günü gazetenizde, Hatice Selma Ekrem’e ait cesur bir mektup okudum. Bu vatanperver hanıma şunu söylemeliyim; bir Ermeni bile Türkiye’nin kendi haklarını koruma konusundaki hassasiyetlerini anlayabiliyorken, Türkiye gibi tarihe sadece olumsuz katkıları olmuş bir ulusla, geçmişi ve bugünü bu hanımefendi tarafından da pekala bilinen Amerika’yı kıyaslamak abesle iştigal etmektir.

Robert Koleji mezunu ve üç yıldan fazla süredir Amerikan idealleri ve hayatının öğrencisi bir Ermeni olarak hanımefendiye söylemeliyim ki, Ermenilerin kökünü kazımaya çalışan Türkler için yapılacak en iyi şey yurtlarında oturmak ve ulusal enkazlarını toparlamaya girişmektir.

Yakındoğu’nun yakın tarihine kabaca bir göz atarsak açıkça görürüz ki Türkiye, sınırları içerisindeki yahut sınırları dışarısındaki hiçbir millete karşı saygılı olmamış ve onlara verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmemiştir. Mazisi boyunca Türkler her zaman korumasız insanlara saldırmıştır. 1918 yılından sonra Ermeniler İzmir’de aynen Türklerin yaptığı gibi kendi yurtlarını kazanmak istediler.

Söz Tea-Pot’a gelmişken şunu ekleyim; kendisinden daha uzun süre İstanbul’da yaşamış biri olarak onu temin

ederim ki Bab-ı Ali’nin politik kervansarayında bu göz alıcı Çin porselenlerinin* feriştahını görürsünüz.

Armen Kalfayan

 

*Özgün metinde “when it comes to “Tea-Pots”, the political caravanserail of the Sublime Porte can exhibit the most fascinating sets of that particular kind of chine ware” diye geçen bölümde china ware ile (Çin işi / Çin porseleni) Tea-Pot’a (demlik) atıfta bulunuluyor

19.09.1924

KARMA KOMİSYON TÜRKLER ALEYHİNDE KARAR ALDI

İstanbul’daki Binlerce Yunan Sınır dışı Edilemez
 

Karma komisyon, Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinde, Yunan tarafın leyhinde karar aldı. Karar Türk tarafını ve bilhassa Türk delegasyonunun başı olan Rüştü Paşa’yı öfkelendirdi. Rüştü Paşa, komisyon hangi kararı alırsa alsın, Türkiye’nin bu mübadeleyi Ekim ayı içerisinde gerçekleştireceğini beyan etmişti. Muhtemelen bu bir blöf ancak diplomatik ilişkilerin kesilmesi riski gerçekçi bir endişe.

Perşembe günü gerçekleşen karma komisyon toplantısı bir karara varamamıştı.  Bu kez oy çokluğuyla ve açıkça Yunan tarafının savunduğu görüş kabul edildi. Buna göre 30 Ekim 1918’den önce İstanbul sınırları içerisinde yaşayan Rumlar mübadeleye tabi tutulmayacaklar. Bu on binlerce Rumu etkileyecek.

28.09.1924

MUSTAFA KEMAL’İN HEYKELİ DİKİLİYOR

Türk Mimar Mukbil Kemal Bey*, Tasarımı Nihayete Erdirmek İçin Şehrimizde

Kadim İslam kurallarına ve anlayışına meydan okuyan popüler hareket bu kez kolları Mustafa Kemal’in heykelini dikmek için sıvadı ve kesenin ağzını açtı.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin en meşhur mimarlarından Mukbil Kemal Bey, Ankara’ya dikilecek heykelin tasarımla ilgili detayları güvenceye almak için New York’ta.

 

Taslağa göre heykel 9 metre yüksekliğinde olacak ve Mustafa Kemal at üstünde gövde gösterecek. Heykeltıraş ise Atlanta yakınlarında bir dağa kazınmakta olan anıtın** heykeltıraşı Gutzon Borglum. Mukbil Kemal Bey, Mr. Borglum’un bir ay kadar misafiri olacak ve beraber heykelin detayları hakkında çalışacaklar.

 

Herhangi bir insan yahut hayvanın heykelinin yapılması Müslüman geleneklere aykırı. Kuran tüm canlıların suretinin yapılmasını açıkça yasaklıyor.

Mustafa Kemal’in gücü arttıkça köhne önyargılar ve gelenekler bir kenara bırakılıyor. Türk lideri için dikilecek böylesi bir anıt, bu köhne geleneklerin modernizasyonu için de müthiş bir itici güç.
 

Bu iş için çok para harcanacağına inanılıyor. Tahminen 20.000$ tutacak. Mukbil Kemal Bey henüz kesin bir planla dönmedi. Yanında getireceği taslaklar üzerinde düşünülecek ve son karara varılacak.

 

Mukbil Kemal, Kudüs’teki Hz. Ömer Camii ve Medine’deki Hz. Muhammed Camii’nin*** restorasyonlarını yönetmesi için Türk Devleti tarafından görevlendirilen seçkin bir mimar. Savaştan evvel pek çok Avrupa sanat merkezinde çalıştı ve İstanbul’da, Ankara’da pek çok kamu binasını tasarladı****

 

Müslümanların resim ve heykele karşı önyargılarının en çarpıcı örneği Ayasofya’nın başına gelenlerdir. Müslümanların İstanbul’u fethi sonrası kilisedeki fresklerin üzeri sıvanmış ve heykeller kaldırılmıştı.

 

Mustafa Kemal heykelinin bronzdan yapılacağı tahmin ediliyor.

 

*Mukbil Kemal Taş. 1891 doğumlu mimar.
** Rushmore Dağı Anıtı. Yapımı 1950’de tamamlanabildi.

*** Mescid-i Nebevi veya Peygamber Mescidi ismiyle bilinir.
**** En meşhur eseri şüphesiz Ankara’daki Gazi ve Latife Okulları’dır. Günümüzde maalesef Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi olarak kullanılmaktadır.

bottom of page